RSS

Max Payne 3

22 Haz

ax Payne dendiğinde zihninizde belirecek ilk şey, Max’in kendisi dışında, muhtemelen “soyut” bir kavram olacaktır. Ailesini, dostlarını, mesleğini kaybedip “kaybedecek hiçbir şeyi olmayan adam” sıfatını aldığından beri Max, intikamın yok olan hiçbir şeyi geri getirmediğini zor yoldan öğrenen bir ruh hali ile zihnen “acı” içerisinde kıvranmaktadır. Kaybettiklerini geri getirmek için elinden gelen hiçbir şey olmadığından mıdır yoksa kendi kendine acımasına engel olma çabasından mıdır bilinmez, aynı zamanda fiziksel acılara da maruz bırakmaktadır kendini. Geçmişi dışında her şeyi arkasında bırakıp New Jersey’den ayrılmış, kızının ve karısının bulunduğu bir resim, uyku hapları, alkol (beraber alındığında genellikle ölümcüldürler) furyasında hayatının sona ermesini beklemektedir.


Yeni Max biraz farklı, kel ve fodul… Pardon kel ve sakallı.

Hayatınızı anlamlı kılabilmek, yaşamak için bir sebep bulmakla başlar. Max Payne 3 de hayatı travma dolu eski polis detektifi Max’in, Sao Paulo-Brezilya’da zengin bir ailenin özel güvenlik görevlisi olarak işe başlaması ve gangsterlerin bu aileyi hedef alması sonucu artık her şeyin geçmiş ile yüzleşme, aynı hataları tekrarlamama ve adını temize çıkarma mücadelesine dönüşmesiyle; Max bir amaç uğruna savaşma şansı elde ediyor.

İlk saniyelerden itibaren Max Payne dünyasında yabancı gibi hissedeceksiniz. Kara film havasında mekânlar, koyu renkler, gözyaşı dolu intikam hikayesi artık yerini rengarenk gece kulüplerine, ışık oyunlarıyla dolu gökdelenlere ve daha farklı bir hikayeye bırakıyor. Bazen New Jersey’de siyah paltolu Max’in ikinci oyun sonrası hikâyesine dönüyorsunuz bazen de Sao Paulo’da olayların nasıl geliştiğini anlamak adına Max’in Brezilya’daki erken yıllarına gidiyorsunuz. Geçmiş-günümüz arasında, hikâyedeki bağlantıyı koparmadan, sinematik bir anlatım adına böyle bir yol seçilmiş. Kendinizi bu dünyaya kaptırıp, zengin patron Rodrigo Branco’nun eşinin kaçırılması ile başlayan ve Max’in her adımında eylemlerini, geçmişini sorguladığı aksiyon dolu bir hikayenin ortasında olduğunuzu öğrendiğinizde ise eski oyunlarla bağlantı kurulacak ve “evet, Max Payne oynuyorum” diyebileceksiniz.


Eski Max aynı eski Max gibi… Bir de Max dondurma var tabii.

Oyunun mekanikleri serinin takipçilerini memnun edecek kadar tanıdık. Max artık bütün silahları aynı anda taşımıyor, her elinde birer tane pistol/uzi ya da iki elinde tek bir uzun namlulu taşıyabiliyor. Gears of War tarzı, oyunun işleyişine oldukça uyan ve esansiyel bir özellik yüklenmiş “siper alma” özelliği de Max’in yeni hareketlerinden. Bu siper alma olayına biraz değinmek istiyorum. İlk iki oyunda durmayan bir aksiyon, sayısız düşmanla Max Payne “önüne geleni vur” mantığındaki oyunlardan hikâyesi ve bunu anlatış tarzıyla ayrılmıştı. Aynı sistem burada da devam ediyor ve düşmanlar çok üst düzey bir yapay zekâya sahip olmasa da, uzun süre açıkta kaldığınızda yan yana iki-üç sinematik görüntünün altında “DEAD” yazısını ekranda görebiliyorsunuz. Siper alarak ilerlemek hayati bir önem taşıyor ve siperlerin çoğunun parçalanabilir olduğunu göz önüne alırsanız, “düşün-nişan al-öldür” mottonuz haline geliyor.

Max’i unutulmaz yapan bullet time ve shoot dodge hareketleri de aynen yerini koruyor. Harikulade grafikler, parçalanabilir çevre sayesinde bu özellikler çok daha estetik, tatmin edici hale gelmiş. Düşmanlar, vücutlarına isabet eden her merminin yerine göre spesifik tepkiler veriyorlar. Örneğin, mermi ayağına isabet eden düşebiliyor, sağ koluna isabet eden geriye doğru sendeliyor. Bu ragdoll efektlerinin yanında, bir sahnede öldüreceğiniz adamların bittiğine işaret olarak, son adama isabet eden mermiler ağır çekimde ilerliyor ve isterseniz anı daha da yavaşlatıp düşman bedenine ardı ardına mermi yağdırmaya devam ederek düşmanın gerçek zamanlı tepkini izleyebiliyorsunuz. Peki can meselesi? Max’le tanıdık olanlar bilirler, hayatımıza Call of Duty ile giren “kendi kendine yenilenen can” mekanizması Max Payne’de bulunmaz. Aksine etraftan bulduğunuz painkillerlar (ağrı kesiciler) ile canınızı yeniliyorsunuz. Ve yine bir Call of Duty klasiği olan “last man standing” özelliği Max’in yeteneklerine eklenmiş. Ölmeden önce, size son kurşunu sıkan düşmanı öldürdüğünüzde hayata dönebiliyorsunuz.


Vuruş hissi ve oyundaki silahlar muhteşem.

Oyunun arkasında artık “Remedy” yok, hepimiz biliyoruz. Sam Lake, yüzünü Max’e vermiş limon hayranı büyük insan, ekibiyle birlikte “danışman” mercii olarak oyunun yapımında dolaylı yolla da olsa yer almış. Asıl yapımcı Remedy, hikayenin, sanat yönetmenliğinin dışında kalsa da, Rockstar bu Max Payne’in eskilerinden çok farklı olacağını önceden haber vermişti bizlere. Her yeni görüntü yayınlandığında insanları biraz daha korkutan “kel, gür sakallı Max” figürü, kurgunun içerisinde nasıl ve neden sorularına cevaplar verilerek, yaklaşık on-on iki saat sürecek bir heyecan fırtınasına oldukça güzel yedirilmiş. Elbette yine eski oyunlardaki gibi açık bir dünya yok karşımızda. En karışık, rengarenk mekanlarda bile izlemeniz gereken bir yol; kaybolamayacağınız, ne yapmanız istendiğini rahatça anlayabileceğiniz bir kurgu akışı mevcut. Fakat bu devamlılığı bozduğunu düşündüğüm bir şey var: Ara sahneler (videolar). Hikâyenin büyük bir kısmını kaplayan ara sahneler, bir film izliyormuşsunuz havası yaratma konusunda oldukça başarılı. Ancak kimi zaman çok uzun sürmeleri, kimi zaman bir ara videoyu henüz izlemişken başka bir tanenin başlaması aksiyonu kesintiye uğratıyor ve oyuncuların çok defa benim gibi gamepadi bile bırakıp yemek yerken videoları izlemelerine bile neden olabiliyor.

Seriye eklenen en büyük özellik, Max Payne ismine bir şey katmasa da, multiplayer (çok oyunculu) modları. Rockstar Games, Red Dead Redemption ve GTA’daki multiplayer modlarına karakter geliştirme ekranı, çeşitli perkler, geniş silah yelpazesi, arkadaşlarla birlikte savaşma seçenekleri ekleyerek oldukça güzel bir iş çıkarmış diyebilirim. Killzone 3’ün her an değişen “objective” yapısındaki modları gibi bomba imha ettiğiniz, karşı takımdan birine suikast yapmaya çalıştığınız Gang Wars modunun yanında klasik deathmatch, TDM gibi üçüncü şahıs kamerasından oynarken zevk alacağınız modlar da bulunmakta. PS3’te oynarken lag-ping konusunda veya server bulma konusunda sıkıntı yaşamadım. Multiplayer modlarının yanında online tablolarda yer alabileceğiniz arcade ve New York Minute modları da bulunuyor. Örneğin New York Minute’de kafanızın üstündeki beş dakikalık sayaç bitmeden ana hikayedeki görevleri tekrar yapıyorsunuz. Zaman kazanmak içinse daha fazla düşmanı daha sık aralıklarla öldürmeniz gerekiyor.


Oyunda böyle klas sahnelerle çok karşılaşıyorsunuz.

A man with nothing to lose…

Max Payne, beş dakikalık kaçamaklar halinde oynayabileceğiniz, casual oyunculara hitap eden bir oyun değil. Konusu, karakterleri ve adı ile oyun piyasasının olgun ve zevk sahibi kesimine hitap eden klasik bir serinin/markanın klasik sayılabilecek devam oyunu. Karanlık havasını görüntüden karakterlere taşıyan, beğenilen hiçbir özelliğini bırakmayıp aksine daha fazlasını oyuncularla tanıştıran, harcayacağınız zamana ve paraya değecek bir yapım. Rockstar gerçekten harika bir iş çıkarmış, bizlere de takdir etmek kalıyor.

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 22, 2012 in Oyun İnceleme

 

Etiketler: , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: